Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahili ve harici her
türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya
hazır ve amade olduğuna benim ve ulusumuzun tam bir inanç ve
itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem
fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir
feragatinefis ve istihkarı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya
olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın
kahraman ve tecrübeli kumandanları ile subay ve eratını selamlar ve
taktirlerimi bütün ulus müvacehesinde beyan ederim. Cumhuriyet
Bayramının 15. yıldönümü hakkımızda kutlu olsun.” Son koma.
Atatürk’ün son komasının tarihi 8 Kasım’dır. Doktorların en çok
korktukları biriken suyun Atatürk’ün vücudundan alınması sorunuydu.
Çünkü birinci defa karnı delinip su alındıktan sonra Atatürk komaya
girmişti.Bir defa daha komaya girerse artık kurtulamayacağını
doktorlar çok iyi biliyorlardı. Atatürk’ün doktorları Fransız Profesör
Fiessinger’e telgrafla akıl danışıyordu. Fransız doktor bazı öğütlerde
bulunuyordu ama bu öğütler uygulansa bile vücudunda biriken su
çekilince arkasından koma durumunun geleceği belli gibiydi. Bu da
Atatürk’ün ölümü demekti. Bu yüzden doktorlar Atatürk’ün
vücudunda biriken suyun çekilmesini mümkün olduğunca ertelemeye
çalışıyorlardı. 7 Kasım günü Atatürk artık daha fazla
dayanamayacağını vücudundaki suyun derhal alınmasını emretti. Onu
oyalamaya çalışan doktorlara sinirlenen Atatürk, çaresizlik içinde suyu
alma hazırlığı içinde olan doktorlar odadan çıkınca Hasan Rıza Soyak’a
döner ve kızgın bir sesle; “Niçin tereddüt ediyorlar, olacak olur” der.
Aynı gün doktorlar Atatürk’ün vücudundaki suyu çekmeye başlarlar.
Kendisi suyun hepsinin çekilmesini ve kaç litre su alındığının
sayılmasını istemiştir ama doktorlar suyun hepsini çekmeye gitmemiştir.
Vücudundan altı litre su alındığı halde kendisine 12 litre su alındığını
söylemişlerdir. Atatürk vücudundaki suyun kısmen alınmasından
yaklaşık 30 saat sonra, yani 8 Kasım günü saat 19.00 sularında ikinci
komasına girmiştir. “Aleykümselam” Atatürk’ün Genel Sekreteri Hasan
Rıza Soyak, Ata’nın bir daha çıkmayacağı ikinci komasından önce
olanları şöyle anlatıyor: “O gün son gıda olarak saat 17.15’te dört kaşık
elma suyu almıştı. Saat 18.35’te fenalaştığını bildirdiler. Dairesine
koştum. Atatürk yatağının ortasına oturmuş, iki elini yanlarına dayamış
mütemadiyen öğürüyor ve ‘Allah kahretsin’ diye söyleniyordu. Ara sıra
da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi pıhtılaşmış kan
çıkarıyordu. Nöbetçi doktor Abreveya ile o sırada yetişen Prof. Neşet
Ömer İrdelp, kendisine yine bir taraftan ilaçlar enjekte etmeye, bir
taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında
bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı. Herhalde iyi
göremiyordu ki bana ‘Saat kaç?’ diye sordu. ‘Yedi efendim’ dedim.
Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti. Bu Ata’nın son sorusuydu. Biraz
sükunet bulunca yatağa yatırdık.Başucuna sokuldum. ‘Biraz rahat
ettiniz değil mi efendim’ diye sordum. ‘Eeee’dedi. Arkamdan Neşet
Ömer İrdelp yanaşıp rica etti. ‘Dilinizi çıkarır mısınız efendim?’ Dilini
ancak yarısına kadar çıkardı. Doktor İrdelp tekrar seslendi. ‘Lütfen
biraz daha uzatınız.’ Nafile.. Artık söyleneni anlamıyordu. Dilini
uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti. Başını biraz sağa çevirerek Dr.
İrdelp’e dikkatle baktı ve ‘Aleykümselam’ dedi. Bu onun son sözü
oldu.” Memleket meseleleri Atatürk 29 Ekim Cumhuriyet bayramında
olduğu gibi 1 Kasım 1938'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış
töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl
Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve
ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve
kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern
kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi'nin geliştirilmesi,
Ankara Üniversitesi'nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir
üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih
ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti
açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında
da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu'nun uygulamaya
konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar
memleket ve devlet meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı. Tören
ve cenaze 16 Kasım günü Atatürk'ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı'nın
büyük tören salonunda katafalka konuldu. Üç gün üç gece, gözü yaşlı
bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını
ifade etti.
Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından
kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan
tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında
Gülhane Parkı'na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına
nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene
katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı
cenazeyi İzmit'e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel
bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan
halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara'ya getirilmek üzere
hareket edildi. Atatürk'ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet
İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay
Başkam, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından
karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan
katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla
geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî
yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on
binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra
Atatürk'ün tabutu katafalktan alınarak Etnografya Müzesi’nde
hazırlanan geçici kabre kondu. Anıtkabir Türk milleti daha sonra, bu
büyük insana layık, Ankara Rasattepe'de bir Anıtkabir yaptırdı. 10
Kasım 1953'te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk'ün naşı
Anıtkabir'e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan
toprakları ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi. Atatürk’ün
Anıtkabir’e naklini Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu’nun 14 Mart 1964 Tıp
Dergisine yazdığı yazıda şöyle anlatıyor: “8 Kasım 1953 Pazar. Gece
saat 23.00. Ankara Yüksek caddesindeki evimde yatağımdayım.
Başucumdaki telefon sesiyle gözümü açıyorum. Bademcik foküsüne
bağlı sepsisten ateşim o gün 11 defa 40’a çıkmış inmiş ve beni pestile
çevirmişti. Salondaki telefonda konuşmaya başlayan eşim Dr. Nusret
Mutlu’nun sesini işitiyorum. Az sonra yatağıma geliyor ve Ankara valisi
seninle konuşmak istiyor diyor. Vali, Ata’nın naşının anıt kabre nakli
için kurulmuş ve o saatlerde çalışmakta bulunan komite namına beni
vazifeye davet ediyordu. Tahnitli olarak muhafaza edilmekte olan azizi
ölünün naşı, ananeye uyularak toprağa verileceğinden tarafımdan
muayenesini kararlaştırmışlar. Basiretim bağlanmış olacak, hastalığımı
anlatarak bu vazifeyi başka bir meslektaşımın yerine getirmesini ileri
sürüyorum. Konuşmanın mahiyetini fark eden eşim, telefonda benim
üzerimdeki ısrarlar iştirak ile “ben seni sarar sarmalar götürürüm, bu
fırsat kaçırılır mı, tarihi vazife diye telaşlı işaretler yapıyor ve bir şeyler
daha fısıldıyor.. Birden irkiliyorum ve ‘peki gelirim’ diyorum. Ertesi
sabah 9 Kasım 1953 Pazartesi. Etnografya müzesinde aziz ölünün
huzurundayız. Titriyorum. Eşim bütün kuvvetiyle tutmasa yere
yuvarlanacağım. Komite üyeleri solumda geride duruyorlar. Yüksek
teknik öğretmen okulundan on öğretmen önümdeler. Bana yardımcı
olarak geceden isimlerini verdiğim adli tıp doçenti, kıymetli ve vefakar
eski mesai arkadaşım Dr. Cahit Özen, Histoloji asistanım Dr. Şeref
Yazgan ve Ankara Numune Hastanesi otopsi salonunda vaktiyle uzun
yıllar benimle beraber çalışmış emektar Salih Kebapçı yanımdalar;
gözümün içine bakıyorlar, çıt yok. Genç öğretmenlere gül ağacından
yapılmış tabutun kapağını açmalarını söylüyorum. Ne çevik ve enerjik
bir çalışma Vidaların sökülmesi dakika bile almıyor. Kapak kaldırıldı.
Şimdi lehimli kurşun tabut görünüyor. Bunun kapağının yalnız üç
kenarında lehimin sökülmesini istiyorum; bu da hemen yerine
getiriliyor. Lehimi sökülmeyen kenarı üzerinde çevrilerek kapağın
açılmasıyla derin bir huzura kavuşuyorum; çünkü naaş ile tabut
arasındaki boşlukları silme dolduran ince talaş tozu ıpıslak. Ve tahnit
solüsyonundaki şimik maddelerin kokusunu almaktayım. Heyecanım
artıyor. Demek Ata’nın maddi varlığını, fani hayatına son verdiği
andaki durumu ile görebileceğim. Halbuki kulaklarımıza ne
dedikodular gelmişti; tahnit iyi yapılmamış, pütrifikasyon neticesi
husule gelen gazlarla tabut patlamış, nöbetçi er korkusundan bayılmış
vs. vs... Bu söylentilerden bir patolog olarak yıllarca nasıl üzülmüştüm.
Şimdi ise şu ıslak talaş tozu bana her işin yolunda yapılmış olduğunu
kesin olarak haber veriyordu. Talaş tozu tabutun ayak tarafına doğru
toplandı. Naaş kahve rengi muşamba ile sarılı olarak göründü. Yüzünü
örten ıslak pamuk kitlesi kaldırıldı ve Ata’nın mü-heykel yüzü ile
karşılaştım. Ata ve eseri bir an birbirimize bakıştık sanki... Uzun
kaşlarından ince bir tutam sol göz kapağının üzerine inmiş, Ata sanki,
15 yıl önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında uyuyor...
Ağzımdan hemen şu sözler döküldü: Bu tahniti eski Gülhane
hocalarından Prof. Dr. Lütfi Aksu yapmıştı. Kendisi iki sene önce
rahmetli oldu. Nur içinde yatsın. Evet, ideal bir tahnitti bu. Rahmetli
hoca kullandığı solüsyondan birer şişeye doldurup ağızlarını lehimlemiş,
üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibini kaydetmeyi de ihmal etmemiş
ve bunları Ata’nın kolları arasına yerleştirmişti. Başımı çevirdiğim
zaman kimse nefes bile almıyor zannettim. Aşağıda duran komite
üyelerine ‘Yüzünü görmek ister misiniz’ dedim. Ansızın bir ürperti, bir
geri çekilir gibi hareket ve sonra yine derin bir sükut... Saygı duruşunda
bulunan subaylara varıncaya kadar, herkesin bir bir katafalka çıktığını
ve Abdülhalik Renda’nın aziz ölünün yüzü ile karşılaşır karşılaşmaz
tabutun yanına yıkıldığını unutamam. O arada Doç Dr. Cahit Özen
elimi öpüyor ve heyecanla şunları söylüyor: ‘Hocam sağ olun, bana bu
tarihi günü yaşattınız.’
Komite üyelerine naşın tahta tabuta hemen o gün konulmasının
mahzurlarını ve bu işin anıt kabre nakil töreninin yapılacağı ertesi
sabahın erken saatlerine bırakılmasının fenni zaruretini açıklıyorum.
Numune hastanesine gönderdiğim Dr. Şeref Yazgan’a bir miktar
fiksatör hazırlatıp kurşun tabut içine ilave ediyoruz. Kapak yeniden
lehimleniyor. Üzerine gül ağacından tabut kapağı da konuluyor ve
oradan ayrılıyorum. Ertesi gün 10 Kasım 1953 Salı. Yataktan
kalkamayacak haldeyim. Doç. Dr. Cahit Özen, Dr. Şeref Yazgan ve
emektar Salih bir gün önce verdiğim talimat üzerine çalışacaklar.
Kendim işin başında bulunamayacağımdan huzursuzlaştığımı gören
eşim bu ekibe katılmak üzere erkenden evden çıkıyor. Ne yazık ki ben
hiç olmazsa töreni radyodan rahat rahat izleyecek durumda dahi
değildim. Naşın toprağa verilmesine kadar oradan ayrılmayan eşim
akşam eve döndüğünde, Ata’nın gözkapaklarını düzeltirken ellerinde
kalmış olan kaşlardan birkaç tane getirdi. Çok ilgi çekici bir olayı da
anlattı. Aziz ölü tahta tabuta nakledilirken, birisi Doç. Dr. Cahit
Özen’e katlanmış küçük bir kağıt uzatarak ‘Hemşehrisi yolladı,
koynuna koyacakmışsınız’ demiş. Cahit Özen kağıdı açıp bakmış, eski
Türkçe
yazılı olduğunu görünce bir lahza duraklamış, sonra ‘Ben bunu
koymam, Atatürk bana kızar’ demiş ve koymamış. Genç tıbbiyeli;
yukardan beri anlattıklarım, tarihi bir olayın müspet vesikası olmaktan
başka bir değer taşımaz. Senin asıl üzerinde duracağın nokta Cahit
Özen’in iliklerine kadar işlemiş bir Atatürkçülüğü sembolize eden
sözleridir. Ata’yı ve devrimlerini anlamayanlar bu yazıyı da okuyunca,
belki onu yine dinsizlikle itham edeceklerdir. Halbuki, O memleketin
yüzyıllar boyunca geri kalmasındaki faktörlerin başında cehalet ve
yobazlığın zalim rolünü görmüş, hurafelerden kurtulmanın ve orta çağ
atmosferinden sıyrılıp çağdaş devre ulaşmanın tek yolunu ‘Hayatta en
hakiki mürşit ilimdir’ vecizesiyle dile getirmiştir. Dinin emri de budur.
ATATÜRK ÜLMEDİ HİÇ BİR ZAMANDA ÖLMEYECEK DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAK SİZLERİ 1 DAKİKALIK SAYGI DURUŞUNA VE ARDINDANDA İSTİKLAR MARŞINA DAVET EDİYORUM.


AZİZ ATAM
SENİ
ESERLERİNİ
MİNNETLE ANACAĞIZ
SONSUZ SAYGILARIMIZLA HUZURUN DA EĞİLİYORUZ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE